Peygamber sofrasındaki şehit (müthiş ve ibretli bir olay!)
11/12/2008 · Kategori: hayata dair paylasimlar
Bediüzzzaman Hazretlerinin talebelerinden Bayram Yüksel Ağabey, ömür boyu süren iman hizmetini Sofya'daki bir trafik kazasında noktalayıp ahirete intikal ettiğinde, yanında biri daha vardı: ALİ UÇAR
Her gün bir başka yere koşarak iman hizmetinde bulunan Ali Uçar, yıllar önce gördüğü bir rüyayı anlattığında, bu hatırası arkadaşları tarafından teybe alınmıştı. Onun mübarek rüyasını, kasette kullandığı ifadelerle aynen aktarılmış. Mekanları Cennet olsun.
PEYGAMBER SOFRASINDAKİ ŞEHİT

Büyük bir ova ile bitişen bir dağın yamacında, güneşin hareretinin azaldığı sıralarda, kardeşlerle yere otumuş ders yapıyorduk. Ben, risaleleri yeni tanıyan genç bir kardeşin yanında oturuyordum.
Birden, ovada küçük küçük dairesel gölgeler gmrdüm. Yukarı baktım, gökten yüzlerce paraşütlü ve silahlı askerler iniyordu. Biz, ovadan 75-100 m. kadar yüksekteki dağın yamacında idik. Dağ ve ovanın bitiştiği yerde eski şehir harabeleri, asırlık ağaçlar ve bilhassa incir ağaçları bulunuyordu. İnen paraşütlü askerler, derhal harabelere koşup mevzileniyordu. Hemen akabinde, ufuktan toz bulutu gibi süvariler oraya doğru gelip, diğerleri ile savaşa tutuştular. Bu arada kardeşlerle susup hayretler içerisinde, hiç telaş göstermeden yalnızca onları seyrediyorduk. Fakat onlar bizim varlığımızdan haberdar değillerdi. Her neyse... Süvariler, çok geçmeden diğerlerini harebede öldürüp, geldikleri gibi gittiler. Ben, yanımdaki kardeşe, " Düşmanların her an gelip bizi de öldüreceklerini ve aşağıdaki silahlardan bazılarını kullanabildiğimi, ona öğreteceğimi " söyledim. Aşağıya indik, ona bazukanın nasıl kullanıldığını gösterirken, arkamdan bir el omuzuma dokunarak:
- "Ali Uçar sen misin? " dedi. Dönüp baktım ki, kırmızı sakalları göğsüne inen, deve yününden yapılmış ince bir cübbe içerisinde, nurani ve mütebessim bir zat:
- "Benimle gel, seninle bir yere gideceğiz! " Ben, " Arkadaşım da, gelebilir mi?" diye sordum. O, arkadaşıma döndü, tebessüm ederek:
- "Yooook, yooook....o, kalsın!" dedi. Bir kaç defa ısrar etmeme rağmen razı olmadı. Böylece yola koyulduk. Yolda yürürken o zat bana:
- "Bu günlerde hiç risale okudunuz mu?" diye sordu.
- "Evet" dedim. Yine sordu:
- "Orada Davud'un kıssası var mı? Ben yine "Evet" dedim. O zat:
- "Siz, yoksa Davud (a.s) mısınız? dedim. " Evet" dedi. Bir müddet beraber yürüdükten sonra, bir hendek yanına geldik. Davud (a.s), bana:
- "Bismillahirrahmanirrahim diyerek karşıdaki kayaya atla! dedi. Onun dediğini yaparak karşıya geçtik. Daha sonra ikinci bir uçurumun ucuna gelince, Davud (a.s), bana yine:
- "Bismillahirrahmanirrahim de ve karşıya uç. Karşıda şöyle şöyle bir yere varacaksın!" diyerek bana karşı tarafta bir yer tarif etti. Sonra,
- "Anladın mı?" dedi. Ben " Anladım " deyince:
- "Bana tarif et!" dedi. Tarif ettim. Uçuruma bakınca, "Buradan nasıl atlanır?" diye içimden korku ve hayretle düşündüm. Fakat Davud (a.s), insana bakışları ve tebessümü ile güven veriyordu. Hem O, bir peygamber idi. "O'nun sözüne itimat edilir." diye düşündüm. Ne var ki, bir peygamberden önce davranıp karşıya geçmek, edebe muhalif olur diye, "Önce siz geçin" dedim. Davud (a.s):
- "Önce sen geç, ben sonra geçeceğim" dedi. Ben de, besmeleyi çekip kendimi uçuruma doğru bıraktım. Ellerim önde, ayaklarım arkada, düz bir vaziyette karşıya doğru uçmaya başladım. Rüyada uçmak öyle zevkli, öyle bir lezzetli ki, anlatamam. Her neyse... Karşı tarafa, tarif edilen yere vardım. Orada ayakta birkaç kişi konuşuyordu. Davud (a.s) yanımıza geldi ve onları bana tanıttı.
- "Bu Süleyman'dır" dedi. Ben, "Yani, Süleyman (a.s) mı ?" dedim. "Evet" dedi. Diğer birkaç peygamberi de, bu şekilde bana tanıttı. Ben, Davud (a.s) 'a hasretle:
- "Bizim peygamberimiz nerede?" diye sordum. Davud (a.s), elini kaldırarak bir tarafa doğru işaret etti. Büyük bir iştiyakla o yöne doğru koşmaya başladım. Tam tepeye ulaşıyorum, ayağım kayıyor, otuz metre aşağıya düşüp, tekrar çıkmaya çabalıyorum. Nihayet yamacı aşarak, koşmaya devam ettim. Bol ağaçlı bir ormana girdim, gittikçe ağaçlar sıklaştı ve birden ağaçlar kesildi. Boyları göğsüme kadar gelen buğday başakları ile dolu bir düzlüğe çıktım. Ortada da bir patika yol vardı. Patika yola girer girmez, Cenab-ı Peygamber'i (a.s.m) gördüm. Büyük bir heyecan içerisinde selam verdim. Gülümseyerek selamımı alan Peygamberimiz:
- "Geldin mi, Ali?" dedi.
- "Geldim, ya Resulallah!" dedim.
O'nun gülümsemesi bana o kadar lezzet vermişti ki, tarif edemem. Adeta o gülümseme içime, iliklerime, bütün hücrelerime kadar işlemişti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) yüzü dolgun, yeni traş olmuş, heybetli, her tarafı nurani ve insana güven veren bir çehre içerisindeydi.
- "Ya Resulallah, bu sefer sizi çok iyi gördüm." dedim. ( Cenab-ı Peygamber a.s.m'ı daha evvel, mükerreren zayıf görmüştüm.) Cenab-ı Peygamber (a.s.m), pazularını şişirerek, mütebessim bir şekilde:
- "Evet, çok iyiyim." dedi. Ben buraya nasıl geldiğimi ve başımdan geçenleri anlattım. Savaştan bahsettim. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ciddileşmişti.
- "Onların ikisi de kafirdir. Sizlere bir zarar veremezler." dedi. Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ciddileşince, heybetinden dolayı insan taş kesiliyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m),
-"Arkadaşlar..." deyince, birden kendimi diğer peygamberlerin oluşturduğu bir halkanın içinde buldum. Demek ki, Resulullah (a.s.m) ile konuşurken öyle dalmışım ki, onların varlığının farkına varmamışım. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), konuşmasına devam ederek,
-"Sofrayı hazırlayın! buyurdu. Etrafımızdaki peygamberler, koşarak uzaklaştılar. Biraz sonra yemek yenecekti. Ben, Cenab-ı Peygamber (a.s.m) ile oraya doğru, O (a.s.m) önde, ben arkada yürürken, "Risale-i Nur okuduğumuzdan, talebe hizmetlerinden ve diğer hizmetlerimizden" bahsediyordum. Bu arada sofranın başına geldik. Sofra daire şeklinde idi. Cenab-ı Peygamber'in (a.s.m) oturduğu yerin hemem sağında Davud (a.s) ve ben vardım. Karşımdaki zatın kim olduğu zihnimi kurcalıyordu. Herhalde Yusuf (a.s) idi. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen bütün peygamberler sofrada hazır bulunuyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m)'in önünde bulunan iki tabakta salata vardı. Her ne ise... Cenab-ı Peygamber (a.s.m) diğer peygamberleri tanıtmaya başladı. Hemen yanındaki Davud (a.s)'ı överek tanıtmaya başladı. Bu arada sırtına hafif hafif vurarak, Kur'andaki bahislerinden de bahsediyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), sözünü bitirir bitirmez, ben Davud (a.s)'ın Risale-i Nur'da geçen kıssasını anlattım.
Davud (a.s) isminin, kıssasının risalelerde geçmesine pek memnun olmuş ve bu memnuniyetini diğer peygamberlere mimik hareketleriyle izhar ediyordu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), diğer peygamberleri de bu şekilde tanıttı. Ben de, her defasında onların kıssalarını, Risale-i Nur'da geçen yerlerden naklettim. Hepsi bundan memnun oldu.
Artık yemek nihayete erecekti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m),
-" Misafirin duası makbuldür. Yemek duasını sen yap!" buyurdu. Ben, daha evvel ezberlemiş olduğum Sözler'deki duayı ve münacatın sonundaki duayı okudum:
-" Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerinin ve gölgelerinin asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada da yedir. Bizi zeval ve teb'id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başı boş bırakıp idam etme."
" Ya Rabbi ve ya Rabb-es Semavati ve-l Aradin! Ya Halıkı ve ya Halık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hakimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur'an'a ve imana hizmet için , insanların kalplerini Risale-i Nur'a müsahhar yap! Ve bana ihvanıma, iman-ı kamil ve hüsn-ü hatime ver. Hazreti Musa Aleyhisselam'a denizi, Hazreti İbrahim Aleyhisselam'a ateşi ve Hazreti Davud Aleyhisselam'a dağı, demiri ve Hazreti Süleyman Aleyhisselam'a cinni ve insi ve Hazreti Muhammed Aleyhisssalatü Vesselam'a Şems ve Kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a kalpleri ve akılları musahhar kıl!.. Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs'te mes'ud kıl! Amin, amin, amin!...( Şualar: 5)
Bunun üzerine , Efendimiz Cenab-ı Peygamber (a.s.m),
-" Maşallah, ne güzel ve ne cami bir dua. Bu, Bediüzzaman'ın duası. Bir daha oku" buyurdu. Ben tekrar okudum. Cenab-ı Peygamber Efendimiz (a.s.m), yine:
-" Maşallah, ne güzel ve ne cami bir dua. Bir daha oku" buyurdu. Ben yine aşkla ve şevkle okudum. Bana üç kez okuttular.
Artık sofradan ayrılma zamanı gelmişti. Cenab-ı Peygamber (a.s.m), ayağa kalkmıştı. Ben de vedalaşmak üzere yanına yaklaştım. İçimden, " Ben sizin yerinizi öğrendim. Artık sık sık buraya gelirim" dedim. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.)'a " Ya Resulallah, biz devamlı Risale-i Nur okuyoruz. Ben şimdi Nur talebelerinin yanına gidiyorum. Onlara ne diyeyim?" diye sordum. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.), mübarek parmağını havaya kaldırdı ki, diğer peygamberler gözleriyle takip ediyorlardı. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.):
-" Allah (c.c.) sizinle beraberdir" buyurdu. Sonra mübarek parmağını aşağıya, diğer peygamberleri gösterecek şekilde indirdi ve bir daire çizdi:
-" Arkadaşlarım da sizlerle beraberdir." buyurdu. Sonra mübarek eliyle kendini işaret ederek:
-" Bende sizinle beraberim" buyurdu. Cenab-ı Peygamber (a.s.m.), ciddileşmişti. Mübarek sesini yükselterek:
- "Devam edin!... Devam edin!... Devam edin!..." buyurarak, bana son mesajını verdi.
Efendimiz Cenab-ı Peygamber(a.s.m.) 'dan ayrılmadan önce sıkıca sarıldım ve uyandığımda kendimi, ayakta buldum."
Kalıcı Bağlantı Yorum ( 2 ) Yorum yaz!
bir haftalık evliya(mükemmel bir yazı!!)
9/11/2008 · Kategori: hikaye
Televizyonda dinî bir program seyrediyordum.Ekrandaki kişi , ilahiyat fakültelerinin birinde dekan olmalı.Eski asırlardaki maneviyat büyüklerinden bahsederken :
-Onlar ,gözucuyla dahi olsa nisa taifesine bakmazlarmış,diyor. Nerde şimdi o büyük evliyalar..
Duyduğum sözler damarıma dokunuyor ve her müslümanın yapması gereken bir şeyin hiç yapılmıyormuş gibi gösterilmesi beni tâ canevimden vuruyor. Biraz düşündükten sonra müthiş bir karar alıyor ve kendi kendime söz veriyorum .
Hocanın "nisa taifesi" dediği hanımlara konuşmak için bile olsa bir hafta boyunca bakmayacak ve zamanımızda da büyük evliyalar olduğunu ispatlayacağım .
Program bittikten sonra ekmek almak için dışarı çıkıyorum.Daha merdivenleri inerken,alt kata yeni taşındığını söyleyen kiracılarla karşılaşıyorum.Evde ne kadar kadın ,kız ,çoluk,çocuk varsa hepsi kapıda.Hanımlardan biri benim Türkiye sınırlarını aşan muhabbetimi duymuş olmalı. Daha görür görmez :
-Vayyy.... Cüneyt bey kızlarımın tarifinden tanıdım. Çay içmeye geleceğiz inşaallah.
Ben aldığım karar gereği hemen başımı eğerken :
-Hoşgeldiniz efendim,diyorum .İnşaallah memnun kalırsınız komşuluğumuzdan.
Duyduğum seslerden kalabalığın içinde birde erkek çocuğu olduğu anlaşılıyordu.Ona bakayım derken kazayla hanımları görürüm diye gözlerimi kaldıramıyorum yerden .Çocuk ablası olacak kızlardan birine fısıldayıp:
-Ben sana bu adam kendini beğenmiş züppenin biri dememişmiydim ,diyor.Yüzümüze bile bakmıyor kasıntı.
Hemen arkasından yaşlı bir kadın sesi:
-Vah evladım vahh,diyor.Nekadar da mahçupmuş zavallıcık.Anlaşılan küçükken çok dövmüşler.
Her evliyanın başına gelen sıkıntılar benim de başıma geliyor tabii ki.Aceleyle merdivenlerden iniyor ve sokağa atıyorum kendimi. Metodum gayet basit.Yürürken sadece yere doğru bakacak ve bana doğru yaklaşan kişilerin erkek olduğunu ayakkabılarından anladığımda ,başımı kaldırıp rahatça yürüyeceğim.
Bu büyük buluşumu uygulamak üzere daha birkaç adım attığımda neye uğradığımı şaşırıyorum.Moda mıdır nedir bilmiyorum ama hanımların çoğunda pantolon var ,altlarında da aynen benimki gibi ucu küt ,tabanı geniş erkek ayakkabısı veya koca koca asker postalları .Anlaşılan dikkatli olmalıyım.Başımı hiç kaldırmadan giderken ,yanımdan geçen kadınların seslerini duyuyorum .Bir tanesi arkadaşına hitaben :
-Bu adamda bir tuhaflık var ayol,diyor . Boşa dememişler dost başa düşman ayağa bakar diye.
Diğer kadın daha farklı görüşte ,benden uzaklaşıp duvar dibine kaçarken :
-Benim de gözüm tutmadı kardeş ,belki de çapkının teki.Yere bakan yürek yakan cinsindedir mutlaka.
Ben yine evliya sabrıyla ve şekliyle yürürken ,birden ne olduğunu anlayamadan kendimden geçiyor ve ilaç kokulu bir yerde gözlerimi açıyorum.Yattığım yerin etrafında beyaz elbiseli genç kızlar dolanıyor. Verdiğim söz gereği hemen gözlerimi kapatarak nerede olduğumukestirmeye çalışırken , hastanede olduğumu anlıyor ve başucumdaki hemşirenin konuşmalarına kulak veriyorum. Kızlardan biri gözlerimin kapandığını farkedince :
-Yine kendinden geçti zavallıcık ,diyor .Bu üçüncü bayılışı ,önündeki elektrik direğini görmemiş.
Hemşirelerin yanında birde erkek hastabakıcı olmalı.Sinir sinir gülüp:
-Biraz önceki elektrik kesintisi demek bu yüzdenmiş. Adamın kafasında şişliğe bakılırsa Allah bilir devirmiştir direği.
Ayağa kalkabilsem ben neyi devireceğimi çok iyi biliyorum ama ne mümkün .Başım dönmedolap gibi dönüyor ,beynim feci zonkluyor.
Biraz sonra erkek doktor geliyor yanıma .Ve beni görür görmez :
- Geçmiş olsun Cüneyt abi ,diyor.Çok fena çarptığın için sağ gözünü bandajladık ,bir müddet tek gözle idare et.
Neyse zorda olsa çıkyorum oradan .Ama artık akıllandığım için yere falan baktığım yok.Yeni metoduma göre,sağlam kalan sol gözümle yol kenarında ki apartmanların üst katlarına bakacak ve karşıdan gelen insanları silüet olarak farkedip yolumu bulacağım.
Yeni planımın çok başarılı olacağını düşünürken ,seslerinden anladığım kadarıyla manavdan alışveriş yapan kadın yanındaki arkadaşına beni göstererek :
-Şu terbiyesize bak .Tek gözlü olduğuna aldırmadan balkondaki kızları seyrediyor..Öbür gözün de kör olur inşaallah .
Can sıkıntısından sıcak sular dökülüyor tepemden .Ne kadar masum olduğumu nerden bilsin zavallı .Ben söylenenlere sabretmeye çalışarak ,yine üst katlara bakarken ,sanki o yükseklerden düşüyormuş gibi bir halle geçiyorum yine kendimden .
Anlaşılan yine hastanedeyim .Az evvelki hemşirelerden biri:
-Hayert yaa. Bu yine aynı adam .Kanalizasyon çukuruna düşmüş bu sefer .
Bir anda anlıyorum başıma gelen felaketi.Üstüm başım çöplüklerden beter kokuyor .Bütün kemiklerimle birlikte sağlam zannettiğim gözümde sızlıyor.Hastaneden bir an evvel kaçabilmek ve eve dönüp temizlenebilmek için sağa sola bakınırken birtürlü göremiyorum etrafımı.
Yine aynı doktor :
-Boşuna uğraşma abi ,diyor.Morardığı için öbür gözünü de bandajladık .Bir haftacık sabretmen gerekiyor.
Ben bu sefer ne yapacağımı düşünürken ,daha önceki hastabakıcı hemşirelere laf atarak :
-Cüneyt abiniz size fena tutuldu,diyor. Baksanıza saatte bir uğruyor.
Bu adama sinirimden ateşler basıyor yüzümü.İyileşir iyileşmez hastaneye üçüncü kez uğrayıp onun gözlerini de benimkine benzeteceğim kesin.Her neyse ,beni bir ambulansa bindirip eve gönderdiklerinde ,alt kattaki komşulara rastlıyorum yine. Sanki beni bekliyorlar kapıda .Hanım ve kızları " geçmiş olsun "dileklerini ayrı ayrı iletirken ,çocukları olacak o haylaz velet,yine fısıldıyor haince ablasının kulağına :
-Bizim züppe cezasını bulmuş, diyerek.
Komşularımızın yardımıyla merdiveni çıkıp içeri girerken kendi kendime verdiğim sözü bir hafta boyunca eksiksiz olarak yerine getireceğime yine de seviniyor ve "Evliya Sözü İşte Böyle Olur "diye kasılıyorum.
Gözlerim açıldığında ne yapacağımı şimdilik bilmiyorum .Ama bir haftalık da olsa evliyalık güzel birşey değil mi?
Cüneyt Suavi
Kalıcı Bağlantı Yorum ( 1 ) Yorum yaz!
Malik bin Dinar'la çocuk
27/8/2008 · Kategori: hayata dair paylasimlar
Mâlik bin Dînâr hazretleri bir hâtırasını şöyle anlatır:
"Bir gün toprakla oynayıp bâzan gülen bâzan ağlayan bir çocuğa rastladım. Önce çocuğa selâm vermek istedim. Fakat kibirden selâm vermedim. Hemen nefsime;
"Ey nefis! Peygamber efendimiz büyüklere de küçüklere de selâm verirdi." diyerek çocuğa selâm verdim.
Çocuk;
"Ve aleyküm selâm, ey Mâlik bin Dînâr!" diye cevap verdi. Hayret içinde kalarak çocuğa; "Sen beni hiç görmediğin halde nasıl tanıdın?" diye sordum. Çocuk;
"Ruhlar âleminde benim rûhumla senin rûhun karşılaştı. Orada bizi >Allah u teâlâ karşılaştırdı." dedi. Çocuğa; "Akıl ile nefs arasında ne fark var?" diye sorunca, çocuk;
"Nefsin seni selâmdan men etti. Aklın ise seni selâm vermeye teşvik etti." diye cevap verdi.
"Sen neden toprakla oynuyorsun?" diye sordum.
Çocuk;
"Topraktan yaratıldık, yine toprağa karışacağız." dedi.
Ben yine; "Seni bâzan ağlarken, bâzan gülerken görüyorum. Sebebi nedir?" diye sordum.
"Rabbimin azâb edeceğini hatırladığım zaman ağlıyorum. Rahmetini hatırladığım zamansa tebessüm ediyorum." dedi.
"Ey oğul! Senin hangi günâhın var ki ağlıyorsun?" diye sorunca,
çocuk;
"Ey Mâlik! Böyle söyleme. Zîrâ ben, anam ateş yakarken, küçük odun olmadan, büyüklerin tutuşmadığını gördüm." diye cevap verdi."
Kalıcı Bağlantı Yorum ( 3 ) Yorum yaz!
polis yapcez onu:)
27/8/2008 · Kategori: mizah
Yasli bir amca, eseginin üzerinde karayolunda seyretmektedir.
Bunu gören trafik polisleri, amcaya takilmak isterler ve
durdururlar.
Polis: Be amca, necin dakman golani? (Golan: Emniyet kemeri.) Amca: Dakmam be iste!
Polis: E bak gördün mu, simdi ceza keseceyik.
Amca: Kes bakalim ne keseceysan da gidecem, acele isim var.
Polis: Peki amca, cezayi sana mi yazalim yogsam esege mi?
Amca:
Polis: Yani cezayi sana yazarsak bes milyon ödeycen, esege üç
milyon ödeycen.
Amca: Bana kes o zaman.
Polis: Neden sana keseyon amca?
Amca: Onun sicili temiz ossun, polis yapcez onu...
Kalıcı Bağlantı Yorum ( yok ) Yorum yaz!
konarım konmam sana ne:-))
24/8/2008 · Kategori: mizah

Kalıcı Bağlantı Yorum ( yok ) Yorum yaz!
heykelcikler
24/8/2008 · Kategori: mizah

bu ne ya
Kalıcı Bağlantı Yorum ( yok ) Yorum yaz!
bi sinek için
24/8/2008 · Kategori: mizah

bi sinek için yaptığım şebekliğe bak
Kalıcı Bağlantı Yorum ( yok ) Yorum yaz!
yumurtlayan yumurta:-))
24/8/2008 · Kategori: mizah

yumurtlayan yumurta:-))
Kalıcı Bağlantı Yorum ( yok ) Yorum yaz!
siyah kuşak kediler
24/8/2008 · Kategori: mizah

siyah kuşak kedilerin nefes kesen dövüşü:-)
Kalıcı Bağlantı Yorum ( yok ) Yorum yaz!
Doğduğunuz aya göre taşınız
24/8/2008 ·

Yorum ( 1 ) Yorum yaz!
